YERLİ MALI YURDUN MALI HERKES BU MASALA İNANMALI « Hatay İstiklal – Hatay haberde 1 numarayız!
SON DAKİKA

YERLİ MALI YURDUN MALI HERKES BU MASALA İNANMALI

Bu haber 16 Aralık 2018 - 16:38 'de eklendi ve 19 kez görüntülendi.

Yerli kelimesi kendi içinde bir özgüven, övünme manasını barındıran söylerken sol yanımızda bir kabarma etkisi bırakan hoş bir kelimedir. Yerli; yurda özgü o yurdun niteliklerini içinde barındıran anlamına gelir. Bizden olan, bize ait gibi bir iftihar içerir. Hepimizin çok sevdiği çok kullandığı ama içi yine bizim tarafımızda yerli yersi boşaltılmış bir kelimedir. İçeriği idrak edemediğimiz gibi kullanırken de bilinçli veya bilinçsiz ihanet ettiğimiz kelime. Bizden habersiz sahnelenen bir tiyatronun canımı en çok yakan hiç sevmediğim bir oyuncu gibi. 12-18 Aralık tarihleri arasında işlemeye çalıştığımız bir belirli gün ve haftaların o klasik içi boşaltılmış işleniş biçimine kurban ettiğimiz belki de yaşadığımız bütün sorunların ilk önce ele alınması gereken konusu.
12 Aralık 1929 da TBMM’de İsmet İnönü’nün yaptığı bir konuşmada ele alınan ulusal ekonomi, yerli üretim ve tutumlu olmayı içeren bir konuşmaydı bu. Yıllar sonra 1946 da bunun belirli gün ve haftalar olarak kutlanması karar verildi. 1983 de adı değiştirilerek Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası olarak değiştirildi.
O günlerden bu yana okullarımızda veya başka kurumlarımızda kutlanıp anlatılmaya ve işlenmeye çalışıldı. İdrak etmekten öte göstermelik kutlamalarla işlenegeldi. Birçok konuda olayın özüne inip algılamak yerine kağıt üzerinde kalan amacından uzak işleyişlerimize devam ederek içi boş kola içip Alp’ler den gelen çikolataları yiyerek kutladık.
Bugün bu konuyu ele alış sebebim bu kutlamaların şeklinden çok konunun özüne inmek ve dikkat çekmektir. Cumhuriyetinin kurulduğu ilk yıllarda Atatürk’ün başlattığı milli ekonomi, milli üretim, milli sanayi, milli üretim konularından ne kadar uzaklaşıp hatta kendimizi nasıl kandırıp bir ülkenin geleceğini yıllar içinde izlenen politikalarla geleceğini nasıl ipotek altına teslim ettiğimizi göz önüne sereceğiz.
Yerli olduğunu sandığımız ama sermayesinin büyük bir kısmını yabancıların elinde tuttuğu bi çok firma ile ülkemizin ekonomisi bir oyuncak gibi kullanılmaktadır. Bu sebeple ülke siyasetimiz ve hatta dış politikamız dahi müdahaleye açık bir hale gelmiş, kapitalist ve sömürü ülkelerinin amelesi durumuna düşmüş, yerken, içerken, giyinirken bile onlara hizmet eder hala gelmişiz.
Eskiden Hayat Bilgisi ve Coğrafya derslerimizde çok sevdiğim bir cümle kullanırdık. “Türkiye kendi kendine yetebilen ender ülkelerden biridir”. Nedir kendi kendine yetebilmek? Dışardan bir şey ithal etmeden hayatını sürdürebilmek manasına gelir ki muazzam bir olaydır.
Yıllar içinde usul usul sinsice bu en büyük gücümüzü elimizden aldılar. Önce tarım, sonra sanayi derken her alanda kendi ürettiklerini bize satıp sonra sattıklarına bağlı olarak yan ürünlerini iki katına Türk insanın emeğini sömürerek kapımıza dayayıp sattılar bize.


Yüzölçümü yedide birimiz kadar olan Bulgaristan’dan saman ithal ettik Konya’ya küfür eder gibi. Hayvancılığa en müsait dünya toprağında yaşarken dışardan et ithal ettik, dünyanın en zengin mutfağına sahip iken AVM lerin süslü şatafatlı binalarında hamburger kemirir olduk. O kadar ormanımız varken çocuklarımıza Çin’den kanser kokan kurşun kalemler getirip “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazdırdık. Dünyanın her türlü otomotiv markalarına kapımızı açıp otomobilden daha pahalıya gelen yedek parçalarını alıp servisin yolunu tuttuk. Kars’ın, Erzurum’un o muhteşem lezzetli büyükbaş hayvanları yok sayıp hastalıklı etlerle insanımızı besledik. En son öyle bir noktaya geldik ki İngiltere’nin çöplerini satın alıp geri dönüşümde kullanmak gibi muazzam bir başarıya imza attık.
Bu zincir öylesine uzayıp gidiyor ki akıl almaz noktalara ulaşıyor. Bu konuları araştırırken beni en çok üzen tohum meselesi olmuştur. Tarıma öylesine büyük zararlar veriliyor ki resmen tohumla bizi işgal etmiş durumdalar. Bir dönemin tahıl ambarı olan Türkiye İsrail’in stratejik silah olarak kullandığı tohumun işgali altında. Belki bu tohum konusunun ayrı bir çalışma ile ele alınması gerekir. Öylesine geniş boyutlu bir araştırma gerektiriyor. Çocukluğu tarım işçiliği ile geçmiş biri olarak hatırladığım tohum çıkarma teknikleri vardı babamın. Bölgemizin ünlü olan kavununda bunu özellikle hatırlıyorum. İçerisinde koyu renkli tek bir çekirdeği çıkan kavunun tohumu bir yıl sonra ekmek üzere alır kurutur saklardık. Kendi tohumumuzdan bir sonraki yıl kavun üretir hatta tohumu olmayan diğer çiftçilere bu tohumdan verirdik. 31 Ekim 2006 da çıkarılan garabet bir kanunla yerli tohum üretimine yasak geldi. Yerli tohumla üretim yapan çiftçiye destekleme verilmeme kararı alındı. İsralin böcekleri çeken sonra böceklerle mücadele için ilaçlarını alıp o ilaçlama ile toprağımızı öldürüp sağlığımızı bozdurduk. Bozulan sağlığımıza yine onlardan ilaç alıp tedavi görmek için hastanelere koştuk. Bu konuda dünyanın en büyük ilaç devlerinin komplike bir sistemle tohumdan başlayarak sağlık, gübre ve zirai ilaç gibi bir çok unsurla bizimle dalga geçtiklerini gördüm.
Tohum konusunda ayrıntılı bilgim olmadığı için Ziraat Fakültesinde Profesör Doktor olarak görev yapan Necmi İşler hocamla görüştüğüm de duyduklarım beni şaşkına çevirdi. 2017 yılı resmi rakamlarına göre iki yüz yirmi milyon dolarlık hibrit tohum ithal etmiş bu tohumlardan elde ettiğimiz tarımsal geliri yüz kırk altı milyon dolarda kaldığını ve bunun gibi birçok can yakıcı bilgiler öğrendim. Yerli bildiğimiz birçok tohum firmasının yabancı sermaye ortaklığının olduğunu ve stratejileri onların belirlediğini öğrendim.
Bu konuda o kadar konuşulacak şey var ki bunun için bu köşe yazısının bir zerre gibi kalacağını düşünüyorum. Şeker üretimini bitirmiş, tütünün canına okumuş, fındığın cenaze namazını kılmış bir tarım uygulamasının neden uygulandığını sorgulamadan geçemiyorum. Bu ülke aşık bir fert olarak siyaseti, inançları ve kör döğüşünü bırakarak uyuduğumuz uykudan uyanmayı umut ediyorum.
En başa dönerek Atatürk’ün başlattığı milli kalkınma hamlesine dönüp her alandaki işleyişini gözden geçirip kendi öz değerlerimize dönerek yeni, yerli(milli) politikalar üretmeliyiz. Yerli kavramını içi boşaltılmış alakasız yalanlarla süsleyerek iç politika argümanı olarak kullanmaktan vazgeçmeliyiz. Söz konusu kendi ülkemizin geleceği. Geleceğini ipotek altına aldığımız gençler bizim gençlerimiz bu ülke de bizim ülkemiz. Dış siyasette kafa tutuğumuz şer odakları diye nitelendirdiğimiz ve slogan atarak lanetlediğimiz güçlerle ancak bu şekilde baş edebiliriz. Kolayı yere dökerek artık noter huzurunda satılan kendi paramızla aldığımız Iphone’lerimizi kırarak milli bir duruş sergilemek çok gülünç geliyor bana.
Yeniden kendi kendine yetebilen, iç dinamiklerini konuya özne yaparak yerel unsurlarını tarımda, sanayide, sağlıkta, tekstilde harekete geçirerek tam bağımsız bir içe dönüş gerçekleştirmeliyiz. Eğer siyasi bir ittifaka ihtiyacımız varsa bu ittifak yereli şaha kaldırmak adına olmalıdır. Artık yerel bir uyanışa sahip olduğumuz dinamiklerin kıymetini bilmeye ve onları sonsuza kadar yaşatabilecek bir anlayışa ihtiyacımız var.
Dünyanın en güzel ülkesi Türkiye. Kimseye ihtiyacı olmadan ayakta durabilen yiğit bir sevgili o. Günü birlik aciz siyasi hamlelerle o sevgilinin elini ayağını bağlamaktan vazgeçip onun önünde sonsuz ufuklar açmalıyız.
Bizim kimsenin hamburgerine, hastalıklı tohumuna, sapına samanına bilmem ne kadara satılan tütününe ihtiyacımız var. Bizim biz olmaya, bilinçli olmaya ve birbirimizi kısır siyasi söylemlerle kandırmadan bir dirilişe ihtiyacımız var.
Bizim yerli malı yurdun malı masalını şahlanış hikayesine dönüştürmeye ihtiyacımız var.
BİZİM BİR AN ÖNCE TÜRKİYE OLMAYA İHTİYACIMIZ VAR…
Musa GÖÇER

MUSA GÖÇER
MUSA GÖÇERm_gocer74@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.